kimsenin hatırlamamasını umursamayacağım bir günde herkesin hatırladığı ama kimseyi umursamadığım bir mesaj aldım. tuhaftı. çünkü bundan tam beş yıl önce yine kimsenin hatırlamamasını umursamayacağım bu vakitte bugün kimseyi umursamamama sebep olan adamı terketmiştim.
marquis de sade buna 'erdemin felaketi' diyordu .bense denize bakıyordum.
26 Eylül 2010 Pazar
uyumak lazım.
‘uyumak lazım.’ dedi. Söylemesi kolaydı. Kanında hangi maddeler dolaşıyordu, bilmiyordum. Sesinde söylenmemiş hangi sözcükler vardı. Bugün nerede olacaktı, bugün kiminle uyuyacaktı. Derken kendimi deli gibi nirvana söylerken buldum.
‘tell me where did you sleep last night’
Şarkıyı ilk kez dinlememe sebep olan olay geldi aklıma. Eskilere özlem bin kat daha arttı. Evet, eskiyi özledim. Çünkü ben hiçbir zaman o geceki kadar mutlu uyumamıştım. Üstelik kendi yatağımda bile değilken.
iki yastığım var.
ne güzel.
neresi güzel olum, kafan üzerinde olmadıktan sonra.
haklısın. orada olmalıydı.
tabi ya. Güzel saçların da burnumda tüttü. Kokunu özledim. neyse traş yapmayı kestim hadi.
uyumak lazım.
derken kendimi deli gibi nirvana söylerken buldum.
‘pain’
‘tell me where did you sleep last night’
Şarkıyı ilk kez dinlememe sebep olan olay geldi aklıma. Eskilere özlem bin kat daha arttı. Evet, eskiyi özledim. Çünkü ben hiçbir zaman o geceki kadar mutlu uyumamıştım. Üstelik kendi yatağımda bile değilken.
iki yastığım var.
ne güzel.
neresi güzel olum, kafan üzerinde olmadıktan sonra.
haklısın. orada olmalıydı.
tabi ya. Güzel saçların da burnumda tüttü. Kokunu özledim. neyse traş yapmayı kestim hadi.
uyumak lazım.
derken kendimi deli gibi nirvana söylerken buldum.
‘pain’
Bir, iki, üç…
Hiçbir şey annemin salona girmesiyle başlayamazdı, çünkü ben Ankaradaydım. İki gün içerisinde gördüğüm tüm insanlar yuvarlak bir masa etrafında toplanmışlardı.
Derin, tırnaklarını yiyordu. Ahmet amcanın yanında köpeği yoktu. Oysa bu saatlerde onu hep yürüyüşe çıkarırdı. Berkcan elinde karamelli dondurma öylece oturuyordu. Niçin çilekliden vazgeçmişti ki? Selma teyzenin göğüsleri çok küçüktü. Dolgun görünmeleri için bir sutyen almıştı ve bir haftadır onu takıyordu. Bir görseniz, sokakta yürürken öyle mutluydu ki. Ama Selma teyze bugün hiç sutyen takmamıştı. Leyla pembe bir ruj sürmüştü. Oysa onun dudaklarına en çok kırmızı yakışırdı.
Ahmet amcanın köpeği, Leyla’nın kırmızı ruju, Berkcan’ın çilekli dondurması, Selma teyzenin sutyeni… Hepsi masanın üzerinde duruyordu. İyi de neden? Anlam veremedim.
‘Sıra sende’ dedi Selma teyze kızına. Kızı, biranın dökülüşünü koydu masaya. Bardağına bira doldururken kocasını izlemeyi seviyordu çünkü. Hem köpüğünün bıyıklarında bıraktığı iz de onu baştan çıkarıyordu. Biliyordu ki birazdan tutku dolu bir öpüşme başlayacaktı. Barış scorpions konser biletini koydu. Eda kaçan çorabı engelleyen ojesini. Murat çizim yeteneğini.
Alt kattaki yaşlı teyze yakın gözlüklerini ve şişlerini koydu. Artık torununun çeyizine potin örmek yoktu. Ömer fotoğraf makinesini koydu masaya. Türker’in babaannesi muhteşem pesmet pişirme yeteneğini. Esin transkriptini. Karşı komşu Müge Anlı’nın sabah programını.
İki gün içerisinde gördüğüm herkes kendilerini mutlu eden şeylerden vazgeçiyorlardı. Derin tırnaklarını yiyordu.
Duygu Alkan sesini koydu masaya. Ekin duvarında asılı olan ‘amelie’ posterini. İnan Murat Yımazyıldırıma olan hayranlığını. Özgür karısı için aldığı kırmızı şarabı koydu. Her gün karısına ve de kendisine birer şişe alırdı. Sana ve bana tutku ısmarlıyorum derdi. Karısı bütün bir şişeyi dibinde üç-beş damla kalıncaya dek içer, o üç-beş damlayı da kulaklarının arkasına sürerdi. Bakmayın öyle, gerçekten afrodizyaktı. Özgür işini biliyordu. Derin ise tırnaklarını yiyordu.
Tuna koklama duyusunu koydu masaya. Çimlere sırtüstü uzanıp gökyüzünü koklamak yoktu artık. Kerem için de balık tutmak yoktu. Çünkü oltasını koymuştu. Ada küçük aşk hikayesinin başlama sebebi olan mabel sakızlarını koydu masaya. Polis silahını. Mert, geçenlerde satın aldığı bongu. Duru’nun sevgilisi almayı planladığı arazinin tapusunu ve güvercinlerini koydu. Arturo Bandini Camilla’ nın tırmandığı pencereyi koydu.
‘Sıra sende’ diye seslendi Ekin Derin’e. Derin, tırnaklarını yiyordu. Yavaş yavaş masaya yürüdü. Ve Deniz i koydu. Duygu üçe kadar sayacaktı. Ve herkesin en çok sevdiği, vazgeçemediği masadaki o şeyler başkalarının olacaktı. ‘Bir, iki, üç…’
Tanrım hepsi rüyaydı…
Derin, tırnaklarını yiyordu. Ahmet amcanın yanında köpeği yoktu. Oysa bu saatlerde onu hep yürüyüşe çıkarırdı. Berkcan elinde karamelli dondurma öylece oturuyordu. Niçin çilekliden vazgeçmişti ki? Selma teyzenin göğüsleri çok küçüktü. Dolgun görünmeleri için bir sutyen almıştı ve bir haftadır onu takıyordu. Bir görseniz, sokakta yürürken öyle mutluydu ki. Ama Selma teyze bugün hiç sutyen takmamıştı. Leyla pembe bir ruj sürmüştü. Oysa onun dudaklarına en çok kırmızı yakışırdı.
Ahmet amcanın köpeği, Leyla’nın kırmızı ruju, Berkcan’ın çilekli dondurması, Selma teyzenin sutyeni… Hepsi masanın üzerinde duruyordu. İyi de neden? Anlam veremedim.
‘Sıra sende’ dedi Selma teyze kızına. Kızı, biranın dökülüşünü koydu masaya. Bardağına bira doldururken kocasını izlemeyi seviyordu çünkü. Hem köpüğünün bıyıklarında bıraktığı iz de onu baştan çıkarıyordu. Biliyordu ki birazdan tutku dolu bir öpüşme başlayacaktı. Barış scorpions konser biletini koydu. Eda kaçan çorabı engelleyen ojesini. Murat çizim yeteneğini.
Alt kattaki yaşlı teyze yakın gözlüklerini ve şişlerini koydu. Artık torununun çeyizine potin örmek yoktu. Ömer fotoğraf makinesini koydu masaya. Türker’in babaannesi muhteşem pesmet pişirme yeteneğini. Esin transkriptini. Karşı komşu Müge Anlı’nın sabah programını.
İki gün içerisinde gördüğüm herkes kendilerini mutlu eden şeylerden vazgeçiyorlardı. Derin tırnaklarını yiyordu.
Duygu Alkan sesini koydu masaya. Ekin duvarında asılı olan ‘amelie’ posterini. İnan Murat Yımazyıldırıma olan hayranlığını. Özgür karısı için aldığı kırmızı şarabı koydu. Her gün karısına ve de kendisine birer şişe alırdı. Sana ve bana tutku ısmarlıyorum derdi. Karısı bütün bir şişeyi dibinde üç-beş damla kalıncaya dek içer, o üç-beş damlayı da kulaklarının arkasına sürerdi. Bakmayın öyle, gerçekten afrodizyaktı. Özgür işini biliyordu. Derin ise tırnaklarını yiyordu.
Tuna koklama duyusunu koydu masaya. Çimlere sırtüstü uzanıp gökyüzünü koklamak yoktu artık. Kerem için de balık tutmak yoktu. Çünkü oltasını koymuştu. Ada küçük aşk hikayesinin başlama sebebi olan mabel sakızlarını koydu masaya. Polis silahını. Mert, geçenlerde satın aldığı bongu. Duru’nun sevgilisi almayı planladığı arazinin tapusunu ve güvercinlerini koydu. Arturo Bandini Camilla’ nın tırmandığı pencereyi koydu.
‘Sıra sende’ diye seslendi Ekin Derin’e. Derin, tırnaklarını yiyordu. Yavaş yavaş masaya yürüdü. Ve Deniz i koydu. Duygu üçe kadar sayacaktı. Ve herkesin en çok sevdiği, vazgeçemediği masadaki o şeyler başkalarının olacaktı. ‘Bir, iki, üç…’
Tanrım hepsi rüyaydı…
fark
Aslında her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. Neden her şey annemin salona girmesiyle başlıyordu bilmiyorum. Ya da neden ben sadece annemin salona girmesiyle başlayan olayları anlatıyordum, hiç bilemiyorum. Kardeşim, ‘beni kandırsalar da, aldatsalar da, parmaklarında oynatsalar da erkeklerden uzaklaşmak istemiyorum’ diyen bir kadının hikayesini dinliyordu. Çünkü çingenelerin dediği gibi insanın seve seve tutulduğu uyuz asla kaşıntı yapmıyordu. Babam yine kanepeye uzanmış uyukluyordu. Yalnız birkaç fark vardı. Bu sefer sol taraftaki kanepedeydi, horlamıyordu ve battaniyeyle örtünüyordu. Çünkü eylül gelmişti. Bense poker oynamaya devam ediyordum. Oysa diğerleri gibi ‘hangi dizi oyuncususun? , gelecekteki eviniz? , hangi ünlüye benziyorsun?’ testlerini çözüp sayfamda yayınlayabilir, ‘beni ne kadar tanıyorsun’ başlıklı testin sorularını bile hazırlayabilirdim. Sonra ise birilerinin bu testi çözmesini beklemeye koyulur ve yüzde elliden fazla tanıyor çıkanlarla ilişkilerimi daha da güçlendirirdim. Çünkü onlar benim tuttuğum takımı, en sevdiğim şarkıyı, hayalimdeki arabayı biliyorlardı. Onlar beni tanıyorlardı(!) Ve ben bunun verdiği büyük hazla artık ekmek almaya gidebilirdim. Ama bana en çok hangi rengin yakıştığını bilebilmelerini de asla göz ardı etmemeliydim. Çünkü bunun bana kattığı mutlulukla ali dedenin Bulgaristan’a gittiği için dükkanın kapalı oluşunu ve fırına kadar yürümem gerektiğini asla umursamayacaktım. Bunu umursamadığım için gideceğim yolun uzunluğunun farkına varamayacak, ‘amaaaaaan, iki dakikalık yol’ diyerek terlikleri ayağıma geçirecektim. Ve sonra yağmur başlayacaktı. Islanıyor olmak canımı sıkmayacaktı ama yağmurun etkisiyle gün yüzüne çıkan solucanlar midemi bulandıracaktı. Ve ben yağmur sularıyla g şeklini alan bir solucana takılıp kafamı gökyüzüne çevirecektim. Ve bulutların sadece ağladığına karar verecektim, çünkü sevişselerdi şimşekler çakacaktı. –zira sevişmek kolay bir şey değildi-
Peki ama bulutlar neden ağlıyorlardı? Ve ne olmuştu da gözyaşları büyük damlalar halinde akıyordu? Niçin çoraplarım o büyük damlaları emmek zorundaydı? Ve neden salyangozlar solucanları kıskanıyordu? Peki ya hızla hareket eden Ahmet amca nasıl oluyor da bu derece yavaş hareket eden salyangozlara yenik düşüyordu? Ve neden salyangozlar yeni büyüyen tomurcukları yiyiyorlardı? Bin bir umutla yağmuru bekleyen çiftçinin hayal kırıklığına uğraması nedendi?
Bunların hiçbiri umrumda değildi, çünkü ben asla birilerinin beni ne kadar tanıdığını merak etmemiştim. Evet, her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. Kardeşim aynı kadını dinlemeye devam ediyordu, ve babam uykusunun en tatlı yerindeydi. Bense poker oynuyordum. Ekmek almaya gitmeyecektim, çünkü annem pilav yapacaktı ve evde olmayan tek şey şehriyeydi. Hava sıcaktı, ayakkabılarımı giydim. Ali dedenin dükkanının önünden söylenerek geçtim. Ve Elfidan’ı gördüm. Resim dersinde sınıf öğretmenimizle kocasını yatakta çıplak bir şekilde çizdiği aklıma geldi, gülümsedim. Sonra onu gördüm. Ve şu cümleler döküldü ağzımdan.
Umarsızlığı sadece bukowskide seviyorum. Kendi bok çukurunda boğulmayı sadece ona yakıştırıyorum. Bağımsız yaşama isteği onda güzel. Sorumsuzluk onda anlamlı. Eğer ki onun gibi olma çabası içerisindeysen daha çok deliğe parmağını sokman gerekecek. Girişi savunan daha çok askeri alt üst edebilmen… Daha çok yarığa boşalabilmen… ve sonra markete gitmen…
Peki ama bulutlar neden ağlıyorlardı? Ve ne olmuştu da gözyaşları büyük damlalar halinde akıyordu? Niçin çoraplarım o büyük damlaları emmek zorundaydı? Ve neden salyangozlar solucanları kıskanıyordu? Peki ya hızla hareket eden Ahmet amca nasıl oluyor da bu derece yavaş hareket eden salyangozlara yenik düşüyordu? Ve neden salyangozlar yeni büyüyen tomurcukları yiyiyorlardı? Bin bir umutla yağmuru bekleyen çiftçinin hayal kırıklığına uğraması nedendi?
Bunların hiçbiri umrumda değildi, çünkü ben asla birilerinin beni ne kadar tanıdığını merak etmemiştim. Evet, her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. Kardeşim aynı kadını dinlemeye devam ediyordu, ve babam uykusunun en tatlı yerindeydi. Bense poker oynuyordum. Ekmek almaya gitmeyecektim, çünkü annem pilav yapacaktı ve evde olmayan tek şey şehriyeydi. Hava sıcaktı, ayakkabılarımı giydim. Ali dedenin dükkanının önünden söylenerek geçtim. Ve Elfidan’ı gördüm. Resim dersinde sınıf öğretmenimizle kocasını yatakta çıplak bir şekilde çizdiği aklıma geldi, gülümsedim. Sonra onu gördüm. Ve şu cümleler döküldü ağzımdan.
Umarsızlığı sadece bukowskide seviyorum. Kendi bok çukurunda boğulmayı sadece ona yakıştırıyorum. Bağımsız yaşama isteği onda güzel. Sorumsuzluk onda anlamlı. Eğer ki onun gibi olma çabası içerisindeysen daha çok deliğe parmağını sokman gerekecek. Girişi savunan daha çok askeri alt üst edebilmen… Daha çok yarığa boşalabilmen… ve sonra markete gitmen…
k-b
aslında her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. kardeşim yakılan kaloriyi, gidilen yolu, harcanan zamanı gösteren bir bisikletin üzerinde sporunu yapıyor, hem de kendi vücudunu bile tanımayan bir kadının nasıl olup da evliliğe cesaret edebildiğine dair bir tartışma programı izliyordu. babam sol taraftaki kanepeye uzanmış uyukluyordu. ben de scorpions dinleyen bir adama yakıştıramadığım bir horultu eşliğinde, yazları aylak kalmanın verdiği bir uyuşuklukla poker oynamaya devam ediyordum. o yüzden çamaşırları elbetteki ben asmalıydım. hem de holdemde oynuyor olduğum için masadan hemen kalkabilir ve bu işi hemen gerçekleştirebilirdim. neyseki annem makineden çamaşırları çıkarmış, sepete koymuştu. sadece asacaktım.sepeti kucaklayarak tavan arasına çıktım. küçük şeyleri asmayı sevmiyordum. çünkü rüzgar onları düşürdüğü için her birine ayrı mandal takmak gerekiyordu. uğraştırıcıydı. ve bu severek uğraştığım şeylerden biri kesinlikle değildi. aslında ben küçük şeyleri genel olarak sevmezdim. vidalardan nefret ederdim mesela. her yerde onlara rastlamak bir yerde bir şeylerin eksik olduğunu gösterirdi. acaba bu neyin vidasıydı? ve neden yalama yapmıştı da çıkarılmıştı? can sıkıcı. ve pastalar. kesinlikle büyük olmalıydı ki tadına varabilmeliydim. ben öyle 'tadı damağında kalmak' deyimini sevenlerden değildim zaten. küçük telefon tuşlarını da sevmem, çünkü ben büyük parmakları severim. büyük parmakları ısırmayı. ne tatlıdır bilmezsin. hem koltuk dediğin de büyük olmalıydı. film izlerken iki kişi rahatlıkla sığabilmeliydi. ve en az biri yatar pozisyonda olabilmeliydi. çünkü amelia yı izliyorduk ve onun gözleri büyüktü. ve ben büyük şeyleri çok seviyordum. denizin tişörtlerini hala giyiyor olmamın sebebi de bu aslında. ama elbiselere anlam yüklemiyor olmamın verdiği büyük mutluluğu anlatamam. küçük şeyler aldatıcıydı. o yüzden bazı köpekler büyüdüklerinde bir boka benzemezlerdi. Hem büyük soğanlar küçükleri kadar göz de yakmıyordu.
Büyük adamları severim. Bana hissettirdiklerini bir kenara bırakırsak Aşkın ve ahmeti de bu yüzden seviyorum aslında. Bence ayşiş de ahmeti bu yüzden seviyor, çünkü ona yaslandığında kalbinin atışını duyabiliyor. Eğer ki Ahmet küçük bir adam olsaydı, ayşiş eğilmek zorunda kalacaktı ya da onun kalbinin sesini dinlemekten vazgeçecekti, bu kötü olandı. Daha da kötüsü aşkın ve ahmetin küçük olmasıydı. Çünkü o zaman okey oynarken mutfak masasının birbirine uzak olan uçlarına biz oturacaktık,ve ortadan taş almak zor geldiğinden yere atılan gereksiz taşları da toplayacaktık ve bu sefer 14 sayı farkta takılınmayacaktı. Ve eğer ki ibonun parmağı büyük olmasaydı, şu an dokuz buçuk parmağı olmayacaktı, çünkü bıçkıyla tamamını kesecekti. ‘şunu getir’ derken bir parmağının eksikliğini fazlasıyla hissedecek ve esmadan psikolojik destek almaya gidecekti. Ve henüz esma mesleğini icra edecek kadar büyümediğinden yeteri kadar yardımcı olamayacaktı ve biz ibonun ümgüle ettiği evlenme teklifini duyamayacaktık. Aslında bara gittiğimizde yetmişlik bira almamızın sebebi de tam olarak bu. Çünkü biz asla yedi tane elliliğin beş tane yetmişlikten daha ucuz olduğuna takılmayacaktık. Ki eğer takılsaydık soğan halkalarını asla tadamayacaktık. Ve bunu tadamayan sadece biz olmayacaktık. Çünkü jonathan livingston da oradaydı. Üstelik pinhani çalıyordu ve herkes köşesini kapmış ama ben nasıl büyük adam olıcam diye soruyordu. Yani senin anlayacağın herkesin derdi büyük olmaktı ve bu çok zor bir şeydi. E bizde zoru seviyorduk. Büyüğü… eğer ki yumuşak ge yi daha algılayamayan bir çocuksan büyüyü…
Büyük adamları severim. Bana hissettirdiklerini bir kenara bırakırsak Aşkın ve ahmeti de bu yüzden seviyorum aslında. Bence ayşiş de ahmeti bu yüzden seviyor, çünkü ona yaslandığında kalbinin atışını duyabiliyor. Eğer ki Ahmet küçük bir adam olsaydı, ayşiş eğilmek zorunda kalacaktı ya da onun kalbinin sesini dinlemekten vazgeçecekti, bu kötü olandı. Daha da kötüsü aşkın ve ahmetin küçük olmasıydı. Çünkü o zaman okey oynarken mutfak masasının birbirine uzak olan uçlarına biz oturacaktık,ve ortadan taş almak zor geldiğinden yere atılan gereksiz taşları da toplayacaktık ve bu sefer 14 sayı farkta takılınmayacaktı. Ve eğer ki ibonun parmağı büyük olmasaydı, şu an dokuz buçuk parmağı olmayacaktı, çünkü bıçkıyla tamamını kesecekti. ‘şunu getir’ derken bir parmağının eksikliğini fazlasıyla hissedecek ve esmadan psikolojik destek almaya gidecekti. Ve henüz esma mesleğini icra edecek kadar büyümediğinden yeteri kadar yardımcı olamayacaktı ve biz ibonun ümgüle ettiği evlenme teklifini duyamayacaktık. Aslında bara gittiğimizde yetmişlik bira almamızın sebebi de tam olarak bu. Çünkü biz asla yedi tane elliliğin beş tane yetmişlikten daha ucuz olduğuna takılmayacaktık. Ki eğer takılsaydık soğan halkalarını asla tadamayacaktık. Ve bunu tadamayan sadece biz olmayacaktık. Çünkü jonathan livingston da oradaydı. Üstelik pinhani çalıyordu ve herkes köşesini kapmış ama ben nasıl büyük adam olıcam diye soruyordu. Yani senin anlayacağın herkesin derdi büyük olmaktı ve bu çok zor bir şeydi. E bizde zoru seviyorduk. Büyüğü… eğer ki yumuşak ge yi daha algılayamayan bir çocuksan büyüyü…
ÇEKİRDEK
Bir zaman diliminin hayatında bu kadar önemli bir yer tutacağı aklına bile gelmemişti. Gözlerini akrep ve yelkovandan alamıyordu. Odasındaki saat tam olarak sekizi gösteriyor; aynanın üzerinde asılı olanın yelkovanı ise ikiye yaklaşıyordu. Hangisini dikkate almalıydı?
Yaşanılan güzel bir öykü sonucunda dünyaya gelmişti. Adı bu yüzden Öykümdü. Uzun boylu değildi. Dümdüz kahverengi saçları vardı. Hep beline kadar olmasını hayal ederdi. Daha bir çekici olacağını sanırdı böylelikle. Tırnaklarına zarar vereceğini düşünemediği siyah ojelerini çok severdi. Bozulduğunda temizler ve ardından tekrar hemen yenisini sürerdi. Tırnaklarına yapışmış karpuz çekirdeği gibi dursalar da –dedesi hep öyle söylerdi- onlardan asla vazgeçemezdi…
Altmışı severdi çok. Herhangi bir zaman diliminin ilk altmışı onun için önemliydi. Kafasını kaldırdı. Daha zamanı vardı… Kalçalarını öne çıkaran siyah pantolonunu giymeliydi. Eşyaları genel olarak birbirleriyle uyumluydu. Üstüne kesinlikle bir şey uydurabilirdi. Genelde beyazı seçerdi. Bu sefer de öyle yaptı…
Doksan… Vakit daralmıştı. Bir şeyler unutmuş gibiydi. Mmm… tabi ya! Gözleri… siyah kalemini çekti… yetmiş beş… az zamanı kalmıştı… kırmızı rujunu sürdü… Başka renk kullanmazdı. Yakışmazdı çünkü ona… Son bir defa aynada kendine baktı. Güzel görünüyordu. Niçin bu kadar özen gösteriyordu ki kendine? Anlamlandıramadı…
Altmış olduğunda eli kapının koluna uzandı. Gülümsedi… On iki basamak inmesi gerekiyordu ve ardından yedi basamak çıkması… Yaptı… Duraksadı sonra. İki seçeneği vardı. Daha karanlık olanı seçti. Kafasını kaldırdı. Ama bu kez gökyüzüne baktı. Ve tekrar gülümsedi… Yürümeye devam etti. Hiçbir şey yapmadığı halde muhteşem yorulduğu bir günün ardından hiç olmadığı kadar özgür hissetti kendisini. Adımlarını daha yavaş atmaya başladı. Bir şeyleri geciktirmek ister gibiydi… Ama neyi?
Elinden geldiği kadar küçük attı adımlarını. Az sonra arkadaşlarının yanındaydı ve alışılagelmiş bir şey yaptı. Teker teker öptü hepsini. Ama dudaklarını değdirmedi. Kırmızı rujunu boşuna sürmemişti. Kimilerine karşı hiçbir şey hissetmez, kimilerini ise birazcık severdi. Ama yine de onlarla vakit geçirmek eğlenceliydi.
Rujunu sürmediği günler önemliydi onun için. Boşa gitsin istemezdi, kırmızıyı severdi çünkü… Biraz gözlemleseydiniz onu; -en az benim kadar- bunun ne demek olduğunu hemen anlardınız. Ben anladım… Tek bir zaman vardı onun için; dudaklarının bir başkasına değmesine engel olamadığı… Bir tek o zaman kırmızı rujundan vazgeçerdi… Ve bu zaman, kesinlikle o zaman değildi.
İçerdi arkadaşları. Para bulabilseler durmazlardı bilirdim… Öyle bir muhabbet dönerdi ki; ben dışarıdan izlediğim halde eğlenirdim. Öyküm durmadan gülümserdi… İçindeki sıkıntıyı böyle atardı o. Ben anlardım… Eğer siz de benim kadar izleseydiniz onu, hemen anlardınız…
Rüzgar çıkmıştı. Mevsimin yaz oluşuna aldandıklarından olsa gerek incecik giyinmişlerdi. Öyküm etrafını saran tüm karanlığa rağmen seçilebiliyordu. Güzel görünüyordu çok. Giydiği beyaz şeyin altından sutyeninin askılarını fark edebilirdiniz. Ki ben dışarıdan izlediğim halde fark ediyordum. Rüzgara hiç aldırmadan üzerine giydiği o beyaz şeyin fazlalık olduğunu düşündünüz mü? Benim aklımdan hiç çıkmadı….
Rüzgarın çok az uğradığı bir yer buldular sonra… Küçük bir yerdi. Zar zor sığıştılar. Şarabın yanında güzel giden ve de bütçelerine en uygun olan bir şey vardı ki; onu unutmadılar… Çekirdek… Koca bir paket almıştı Öyküm. Bağdaş kurup bacaklarının arasına yerleştirdi paketi… Şarabın etkisinden olsa gerek, herkes düşüncelere dalmış; kimse kimseyle ilgilenmez olmuştu. Murat Çelik bu duruma yardımcı olmaya yetecek kadar güçlüydü. Sonra… Bir el… Çekirdeğe uzanmak isterken bacaklarına dokunuyordu Öykümün. Pozisyonunu değiştirmek istedi ama yapamadı. Israrla çekirdeğe ulaşmasını bekledi o elin… ulaşamadı… Sol bacağının dizinden kalçasına kadar olan kısmında dokunulmadık yer kalmamıştı… Ve el giderek cinsel organına yaklaşıyordu. Çok az kalmıştı. Birazdan karanlık bir sunakla karşılaşacaktı. Hem de kendi sunmadığı halde. Tedirgin olmuştu Öyküm. Ben anladım… Eğer sizde onu benim kadar yakından tanıyor olsaydınız siz de anlardınız… Ulaşmak istediği noktaya varamadan kendine geldi Öyküm. Ve elini tuttu onun. Bacaklarının arasından çekerek onu, engel oldu… Hiçbir şey fark ettirmedi çevresine… Zaten kimse bu durumu fark edecek güçte değildi… Kulağına doğru eğildi ve fısıldadı: ‘arkadaşlarının yanında seni rencide etmek istemiyorum; lütfen bir daha deneme.’ Ben mi nerden anladım? Dudaklarını okudum… Eğer siz de benim kadar yakından takip etseydiniz Öykümü, siz de anlardınız…
Öyküm… Kırmızı rujunu sürmeyeceği günleri hayal ederken; o el yine iki nokta arasında yolculuğa çıkmıştı… ne yapmalıydı?
SOR
Ben uf oldu sözleri için büyüdüm diyen çocuğa sor.
İnce topuklu mor ayakkabıların sahibine,
kendi denginizle evlenin diyene,
Saime teyzenin bahçesinden gül koparana sor.
Verem olmadıkları için gülümseyenlere,
uyanınca ilk işleri perdeyi aralamak olanlara sor.
Kıçını yayıp uyuyanlara,
neden o rengin kırmızı olduğunu sorgulayanlara,
kendilerine bir şey öğretecek kimsenin olmadığına inan-anlara sor.
Radyoda Ferhat Göçer çalarken şarkının sözlerine takılıp kendinden geçenlere sor.
Yavaş atın tekmesini bilmeyenlere,
hiç durmadan ve hızla çirkinleşenlere sor.
Düğünü için gelinliğini siyah seçene,
gözünün akından rahatsız olanlara sor.
Dengesiz bir adamın evinde yaşayan,
sırtında kelebek dövmesi olan Ayla’ya sor.
Eşi hamileyken altı ay nasıl seks yapmadan durabileceğini düşünen adama sor.
Kulaklarında ikiden fazla delik olanlara,
saçlarını sarıya boyayanlara,
artık bir süre buraya gelme diye isyan eden sevgililere sor.
Gelinliğiyle otostop çekenlere,
simitle peynir al ama üçgen olanlardan değil diyen Hüseyin amcaya,
ortalık kızışmasın diye her şeye karışmaktan korkanlara sor.
Ayın neredeyse beş günü kırmızıdan nefret edenlere,
bekarken benim için kahvede kaç oğlan birbirine girdi diye böbürlenenlere sor.
On üçün uğursuzluk getireceğine inananlara,
klitorisi tomurcuk metaforu olarak nitelendirenlere
ve onu hissetmek için can atanlara sor.
Saçı kıvırcık diye azarlananlara,
kedilerden nefret edenlere,
yola asfalt döken işçilere,
fantezilerinden vazgeçemeyenlere,
küvetini su ve köpükle dolduranlara sor.
benliklerinin derinliklerinde yıldırım aşkı hayali ile tutuşan kadınlara sor
çabuk vazgeçenlere
kendini çok fazla çekici bulanlara
bir kadın için tenini dövdürmekten vazgeçemeyenlere sor.
olduğundan en az iki kat daha olgun olmayı başaramayanlara
barlara sadece işemek için gidenlere
gulyabaniden korkanlara
ve korkmak hakkında hiçbir fikri olmayanlara sor…
kendi paylaştığı bağlantıyı beğenenlere sor.
sümkürmekten haz etmediği için bütün gün burnu tıkalı olarak gezenlere
sıradanlıktan uzaklaşmaktan bahsederek sıradanlıktan sıyrıldıklarını sananlara
söküğünü dikemeyen çağdaş kadınlara sor.
aynaya baktığında dişlerinin sarardığını fark ederek
‘ha siktir! Ciğerlerim kim bilir ne haldedir?’ diye düşünenlere
ama yine de sigaradan vazgeçemeyenlere sor.
tırnaklarını yiyenlere
ateş böceklerini hayranlıkla izleyenlere
kendini ibne gibi hisseden
ama bunun hiçbir şey hissetmemekten daha iyi olduğunu savunan Tuna’ya sor
güneşi görüp de ölenlere
tembellik etmeyi bilmenin anlamını kavramış olanlara sor.
saçını boyarken eldiven takmayan kıza
sokağa çıkarken iç çamaşırı giymeyi unutan komşu kadına sor.
İstanbul’da açtığı rum meyhanesine ‘klitoris’ ismini vermekten çekinmeyen ali amcaya sor.
kendilerine kahraman olma fırsatı tanıdığı için alkolle arası iyi olanlara
neden doğduğumuz yere gitmek zorundayız diye soran İnan’ a sor.
hayatı sağlam kazığa bağlama düşüncesi ile ertelediklerine üzülenlere
bukowskiye benzeme çabasında olanlara
bacaklarındaki lekeler yüzünden şort giyemeyenlere
gelinliği kirlenen pippa bacaya sor
yosmasın işte.
yediği önünde,
yemediği arkasında olan.
İnce topuklu mor ayakkabıların sahibine,
kendi denginizle evlenin diyene,
Saime teyzenin bahçesinden gül koparana sor.
Verem olmadıkları için gülümseyenlere,
uyanınca ilk işleri perdeyi aralamak olanlara sor.
Kıçını yayıp uyuyanlara,
neden o rengin kırmızı olduğunu sorgulayanlara,
kendilerine bir şey öğretecek kimsenin olmadığına inan-anlara sor.
Radyoda Ferhat Göçer çalarken şarkının sözlerine takılıp kendinden geçenlere sor.
Yavaş atın tekmesini bilmeyenlere,
hiç durmadan ve hızla çirkinleşenlere sor.
Düğünü için gelinliğini siyah seçene,
gözünün akından rahatsız olanlara sor.
Dengesiz bir adamın evinde yaşayan,
sırtında kelebek dövmesi olan Ayla’ya sor.
Eşi hamileyken altı ay nasıl seks yapmadan durabileceğini düşünen adama sor.
Kulaklarında ikiden fazla delik olanlara,
saçlarını sarıya boyayanlara,
artık bir süre buraya gelme diye isyan eden sevgililere sor.
Gelinliğiyle otostop çekenlere,
simitle peynir al ama üçgen olanlardan değil diyen Hüseyin amcaya,
ortalık kızışmasın diye her şeye karışmaktan korkanlara sor.
Ayın neredeyse beş günü kırmızıdan nefret edenlere,
bekarken benim için kahvede kaç oğlan birbirine girdi diye böbürlenenlere sor.
On üçün uğursuzluk getireceğine inananlara,
klitorisi tomurcuk metaforu olarak nitelendirenlere
ve onu hissetmek için can atanlara sor.
Saçı kıvırcık diye azarlananlara,
kedilerden nefret edenlere,
yola asfalt döken işçilere,
fantezilerinden vazgeçemeyenlere,
küvetini su ve köpükle dolduranlara sor.
benliklerinin derinliklerinde yıldırım aşkı hayali ile tutuşan kadınlara sor
çabuk vazgeçenlere
kendini çok fazla çekici bulanlara
bir kadın için tenini dövdürmekten vazgeçemeyenlere sor.
olduğundan en az iki kat daha olgun olmayı başaramayanlara
barlara sadece işemek için gidenlere
gulyabaniden korkanlara
ve korkmak hakkında hiçbir fikri olmayanlara sor…
kendi paylaştığı bağlantıyı beğenenlere sor.
sümkürmekten haz etmediği için bütün gün burnu tıkalı olarak gezenlere
sıradanlıktan uzaklaşmaktan bahsederek sıradanlıktan sıyrıldıklarını sananlara
söküğünü dikemeyen çağdaş kadınlara sor.
aynaya baktığında dişlerinin sarardığını fark ederek
‘ha siktir! Ciğerlerim kim bilir ne haldedir?’ diye düşünenlere
ama yine de sigaradan vazgeçemeyenlere sor.
tırnaklarını yiyenlere
ateş böceklerini hayranlıkla izleyenlere
kendini ibne gibi hisseden
ama bunun hiçbir şey hissetmemekten daha iyi olduğunu savunan Tuna’ya sor
güneşi görüp de ölenlere
tembellik etmeyi bilmenin anlamını kavramış olanlara sor.
saçını boyarken eldiven takmayan kıza
sokağa çıkarken iç çamaşırı giymeyi unutan komşu kadına sor.
İstanbul’da açtığı rum meyhanesine ‘klitoris’ ismini vermekten çekinmeyen ali amcaya sor.
kendilerine kahraman olma fırsatı tanıdığı için alkolle arası iyi olanlara
neden doğduğumuz yere gitmek zorundayız diye soran İnan’ a sor.
hayatı sağlam kazığa bağlama düşüncesi ile ertelediklerine üzülenlere
bukowskiye benzeme çabasında olanlara
bacaklarındaki lekeler yüzünden şort giyemeyenlere
gelinliği kirlenen pippa bacaya sor
yosmasın işte.
yediği önünde,
yemediği arkasında olan.
bir şeyler.
‘içindeyim’ dedi
‘içinde bana ait bir şeyler var’
acı…
çarşaf…
kan…
gözyaşı…
protein…
mutluluk…
‘tek beden ve tek ruh’
hissettim…
‘içimde bana ait bir şeyler var’
Kaydol:
Yorumlar (Atom)