Aslında her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. Neden her şey annemin salona girmesiyle başlıyordu bilmiyorum. Ya da neden ben sadece annemin salona girmesiyle başlayan olayları anlatıyordum, hiç bilemiyorum. Kardeşim, ‘beni kandırsalar da, aldatsalar da, parmaklarında oynatsalar da erkeklerden uzaklaşmak istemiyorum’ diyen bir kadının hikayesini dinliyordu. Çünkü çingenelerin dediği gibi insanın seve seve tutulduğu uyuz asla kaşıntı yapmıyordu. Babam yine kanepeye uzanmış uyukluyordu. Yalnız birkaç fark vardı. Bu sefer sol taraftaki kanepedeydi, horlamıyordu ve battaniyeyle örtünüyordu. Çünkü eylül gelmişti. Bense poker oynamaya devam ediyordum. Oysa diğerleri gibi ‘hangi dizi oyuncususun? , gelecekteki eviniz? , hangi ünlüye benziyorsun?’ testlerini çözüp sayfamda yayınlayabilir, ‘beni ne kadar tanıyorsun’ başlıklı testin sorularını bile hazırlayabilirdim. Sonra ise birilerinin bu testi çözmesini beklemeye koyulur ve yüzde elliden fazla tanıyor çıkanlarla ilişkilerimi daha da güçlendirirdim. Çünkü onlar benim tuttuğum takımı, en sevdiğim şarkıyı, hayalimdeki arabayı biliyorlardı. Onlar beni tanıyorlardı(!) Ve ben bunun verdiği büyük hazla artık ekmek almaya gidebilirdim. Ama bana en çok hangi rengin yakıştığını bilebilmelerini de asla göz ardı etmemeliydim. Çünkü bunun bana kattığı mutlulukla ali dedenin Bulgaristan’a gittiği için dükkanın kapalı oluşunu ve fırına kadar yürümem gerektiğini asla umursamayacaktım. Bunu umursamadığım için gideceğim yolun uzunluğunun farkına varamayacak, ‘amaaaaaan, iki dakikalık yol’ diyerek terlikleri ayağıma geçirecektim. Ve sonra yağmur başlayacaktı. Islanıyor olmak canımı sıkmayacaktı ama yağmurun etkisiyle gün yüzüne çıkan solucanlar midemi bulandıracaktı. Ve ben yağmur sularıyla g şeklini alan bir solucana takılıp kafamı gökyüzüne çevirecektim. Ve bulutların sadece ağladığına karar verecektim, çünkü sevişselerdi şimşekler çakacaktı. –zira sevişmek kolay bir şey değildi-
Peki ama bulutlar neden ağlıyorlardı? Ve ne olmuştu da gözyaşları büyük damlalar halinde akıyordu? Niçin çoraplarım o büyük damlaları emmek zorundaydı? Ve neden salyangozlar solucanları kıskanıyordu? Peki ya hızla hareket eden Ahmet amca nasıl oluyor da bu derece yavaş hareket eden salyangozlara yenik düşüyordu? Ve neden salyangozlar yeni büyüyen tomurcukları yiyiyorlardı? Bin bir umutla yağmuru bekleyen çiftçinin hayal kırıklığına uğraması nedendi?
Bunların hiçbiri umrumda değildi, çünkü ben asla birilerinin beni ne kadar tanıdığını merak etmemiştim. Evet, her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. Kardeşim aynı kadını dinlemeye devam ediyordu, ve babam uykusunun en tatlı yerindeydi. Bense poker oynuyordum. Ekmek almaya gitmeyecektim, çünkü annem pilav yapacaktı ve evde olmayan tek şey şehriyeydi. Hava sıcaktı, ayakkabılarımı giydim. Ali dedenin dükkanının önünden söylenerek geçtim. Ve Elfidan’ı gördüm. Resim dersinde sınıf öğretmenimizle kocasını yatakta çıplak bir şekilde çizdiği aklıma geldi, gülümsedim. Sonra onu gördüm. Ve şu cümleler döküldü ağzımdan.
Umarsızlığı sadece bukowskide seviyorum. Kendi bok çukurunda boğulmayı sadece ona yakıştırıyorum. Bağımsız yaşama isteği onda güzel. Sorumsuzluk onda anlamlı. Eğer ki onun gibi olma çabası içerisindeysen daha çok deliğe parmağını sokman gerekecek. Girişi savunan daha çok askeri alt üst edebilmen… Daha çok yarığa boşalabilmen… ve sonra markete gitmen…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder