26 Eylül 2010 Pazar

ÇEKİRDEK


Bir zaman diliminin hayatında bu kadar önemli bir yer tutacağı aklına bile gelmemişti. Gözlerini akrep ve yelkovandan alamıyordu. Odasındaki saat tam olarak sekizi gösteriyor; aynanın üzerinde asılı olanın yelkovanı ise ikiye yaklaşıyordu. Hangisini dikkate almalıydı?
       Yaşanılan güzel bir öykü sonucunda dünyaya gelmişti. Adı bu yüzden Öykümdü. Uzun boylu değildi. Dümdüz kahverengi saçları vardı. Hep beline kadar olmasını hayal ederdi. Daha bir çekici olacağını sanırdı böylelikle. Tırnaklarına zarar vereceğini düşünemediği siyah ojelerini çok severdi. Bozulduğunda temizler ve ardından tekrar hemen yenisini sürerdi. Tırnaklarına yapışmış karpuz çekirdeği gibi dursalar da –dedesi hep öyle söylerdi- onlardan asla vazgeçemezdi…
       Altmışı severdi çok. Herhangi bir zaman diliminin ilk altmışı onun için önemliydi. Kafasını kaldırdı. Daha zamanı vardı… Kalçalarını öne çıkaran siyah pantolonunu giymeliydi. Eşyaları genel olarak birbirleriyle uyumluydu. Üstüne kesinlikle bir şey uydurabilirdi. Genelde beyazı seçerdi. Bu sefer de öyle yaptı…
       Doksan… Vakit daralmıştı. Bir şeyler unutmuş gibiydi. Mmm… tabi ya! Gözleri… siyah kalemini çekti… yetmiş beş… az zamanı kalmıştı… kırmızı rujunu sürdü… Başka renk kullanmazdı. Yakışmazdı çünkü ona… Son bir defa aynada kendine baktı. Güzel görünüyordu. Niçin bu kadar özen gösteriyordu ki kendine? Anlamlandıramadı…
      Altmış olduğunda eli kapının koluna uzandı. Gülümsedi… On iki basamak inmesi gerekiyordu ve ardından yedi basamak çıkması… Yaptı… Duraksadı sonra. İki seçeneği vardı. Daha karanlık olanı seçti. Kafasını kaldırdı. Ama bu kez gökyüzüne baktı. Ve tekrar gülümsedi… Yürümeye devam etti. Hiçbir şey yapmadığı halde muhteşem yorulduğu bir günün ardından hiç olmadığı kadar özgür hissetti kendisini. Adımlarını daha yavaş atmaya başladı. Bir şeyleri geciktirmek ister gibiydi… Ama neyi?
      Elinden geldiği kadar küçük attı adımlarını. Az sonra arkadaşlarının yanındaydı ve alışılagelmiş bir şey yaptı. Teker teker öptü hepsini. Ama dudaklarını değdirmedi. Kırmızı rujunu boşuna sürmemişti. Kimilerine karşı hiçbir şey hissetmez, kimilerini ise birazcık severdi. Ama yine de onlarla vakit geçirmek eğlenceliydi.
      Rujunu sürmediği günler önemliydi onun için. Boşa gitsin istemezdi, kırmızıyı severdi çünkü… Biraz gözlemleseydiniz onu; -en az benim kadar- bunun ne demek olduğunu hemen anlardınız. Ben anladım… Tek bir zaman vardı onun için; dudaklarının bir başkasına değmesine engel olamadığı… Bir tek o zaman kırmızı rujundan vazgeçerdi… Ve bu zaman, kesinlikle o zaman değildi.
       İçerdi arkadaşları. Para bulabilseler durmazlardı bilirdim… Öyle bir muhabbet dönerdi ki; ben dışarıdan izlediğim halde eğlenirdim. Öyküm durmadan gülümserdi… İçindeki sıkıntıyı böyle atardı o. Ben anlardım… Eğer siz de benim kadar izleseydiniz onu, hemen anlardınız…
       Rüzgar çıkmıştı. Mevsimin yaz oluşuna aldandıklarından olsa gerek incecik giyinmişlerdi. Öyküm etrafını saran tüm karanlığa rağmen seçilebiliyordu. Güzel görünüyordu çok. Giydiği beyaz şeyin altından sutyeninin askılarını fark edebilirdiniz. Ki ben dışarıdan izlediğim halde fark ediyordum. Rüzgara hiç aldırmadan üzerine giydiği o beyaz şeyin fazlalık olduğunu düşündünüz mü? Benim aklımdan hiç çıkmadı….
        Rüzgarın çok az uğradığı bir yer buldular sonra… Küçük bir yerdi. Zar zor sığıştılar. Şarabın yanında güzel giden ve de bütçelerine en uygun olan bir şey vardı ki; onu unutmadılar… Çekirdek… Koca bir paket almıştı Öyküm. Bağdaş kurup bacaklarının arasına yerleştirdi paketi… Şarabın etkisinden olsa gerek, herkes düşüncelere dalmış; kimse kimseyle ilgilenmez olmuştu. Murat Çelik bu duruma yardımcı olmaya yetecek kadar güçlüydü. Sonra… Bir el… Çekirdeğe uzanmak isterken bacaklarına dokunuyordu Öykümün. Pozisyonunu değiştirmek istedi ama yapamadı. Israrla çekirdeğe ulaşmasını bekledi o elin… ulaşamadı… Sol bacağının dizinden kalçasına kadar olan kısmında dokunulmadık yer kalmamıştı… Ve el giderek cinsel organına yaklaşıyordu. Çok az kalmıştı. Birazdan  karanlık bir sunakla karşılaşacaktı. Hem de kendi sunmadığı halde. Tedirgin olmuştu Öyküm. Ben anladım… Eğer sizde onu benim kadar yakından tanıyor olsaydınız siz de anlardınız… Ulaşmak istediği noktaya varamadan kendine geldi Öyküm. Ve elini tuttu onun. Bacaklarının arasından çekerek onu, engel oldu… Hiçbir şey fark ettirmedi çevresine… Zaten kimse bu durumu fark edecek güçte değildi… Kulağına doğru eğildi ve fısıldadı: ‘arkadaşlarının yanında seni rencide etmek istemiyorum; lütfen bir daha deneme.’ Ben mi nerden anladım? Dudaklarını okudum… Eğer siz de benim kadar yakından takip etseydiniz Öykümü, siz de anlardınız…
        Öyküm… Kırmızı rujunu sürmeyeceği günleri hayal ederken; o el yine iki nokta arasında yolculuğa çıkmıştı… ne yapmalıydı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder