26 Eylül 2010 Pazar

k-b

aslında her şey annemin salona girmesiyle başlamıştı. kardeşim yakılan kaloriyi, gidilen yolu, harcanan zamanı gösteren bir bisikletin üzerinde sporunu yapıyor, hem de kendi vücudunu bile tanımayan bir kadının nasıl olup da evliliğe cesaret edebildiğine dair bir tartışma programı izliyordu. babam sol taraftaki kanepeye uzanmış uyukluyordu. ben de scorpions dinleyen bir adama yakıştıramadığım bir horultu eşliğinde, yazları aylak kalmanın verdiği bir uyuşuklukla poker oynamaya devam ediyordum. o yüzden çamaşırları elbetteki ben asmalıydım. hem de holdemde oynuyor olduğum için masadan hemen kalkabilir ve bu işi hemen gerçekleştirebilirdim. neyseki annem makineden çamaşırları çıkarmış, sepete koymuştu. sadece asacaktım.sepeti kucaklayarak tavan arasına çıktım. küçük şeyleri asmayı sevmiyordum. çünkü rüzgar onları düşürdüğü için her birine ayrı mandal takmak gerekiyordu. uğraştırıcıydı. ve bu severek uğraştığım şeylerden biri kesinlikle değildi. aslında ben küçük şeyleri genel olarak sevmezdim. vidalardan nefret ederdim mesela. her yerde onlara rastlamak bir yerde bir şeylerin eksik olduğunu gösterirdi. acaba bu neyin vidasıydı? ve neden yalama yapmıştı da çıkarılmıştı? can sıkıcı. ve pastalar. kesinlikle büyük olmalıydı ki tadına varabilmeliydim. ben öyle 'tadı damağında kalmak' deyimini sevenlerden değildim zaten. küçük telefon tuşlarını da sevmem, çünkü ben büyük parmakları severim. büyük parmakları ısırmayı. ne tatlıdır bilmezsin. hem koltuk dediğin de büyük olmalıydı. film izlerken iki kişi rahatlıkla sığabilmeliydi. ve en az biri yatar pozisyonda olabilmeliydi. çünkü amelia yı izliyorduk ve onun gözleri büyüktü. ve ben büyük şeyleri çok seviyordum. denizin tişörtlerini hala giyiyor olmamın sebebi de bu aslında. ama elbiselere anlam yüklemiyor olmamın verdiği büyük mutluluğu anlatamam. küçük şeyler aldatıcıydı. o yüzden bazı köpekler büyüdüklerinde bir boka benzemezlerdi. Hem büyük soğanlar küçükleri kadar göz de yakmıyordu.

Büyük adamları severim. Bana hissettirdiklerini bir kenara bırakırsak Aşkın ve ahmeti de bu yüzden seviyorum aslında. Bence ayşiş de ahmeti bu yüzden seviyor, çünkü ona yaslandığında kalbinin atışını duyabiliyor. Eğer ki Ahmet küçük bir adam olsaydı, ayşiş eğilmek zorunda kalacaktı ya da onun kalbinin sesini dinlemekten vazgeçecekti, bu kötü olandı. Daha da kötüsü aşkın ve ahmetin küçük olmasıydı. Çünkü o zaman okey oynarken mutfak masasının birbirine uzak olan uçlarına biz oturacaktık,ve ortadan taş almak zor geldiğinden yere atılan gereksiz taşları da toplayacaktık ve bu sefer 14 sayı farkta takılınmayacaktı. Ve eğer ki ibonun parmağı büyük olmasaydı, şu an dokuz buçuk parmağı olmayacaktı, çünkü bıçkıyla tamamını kesecekti. ‘şunu getir’ derken bir parmağının eksikliğini fazlasıyla hissedecek ve esmadan psikolojik destek almaya gidecekti. Ve henüz esma mesleğini icra edecek kadar büyümediğinden yeteri kadar yardımcı olamayacaktı ve biz ibonun ümgüle ettiği evlenme teklifini duyamayacaktık. Aslında bara gittiğimizde yetmişlik bira almamızın sebebi de tam olarak bu. Çünkü biz asla yedi tane elliliğin beş tane yetmişlikten daha ucuz olduğuna takılmayacaktık. Ki eğer takılsaydık soğan halkalarını asla tadamayacaktık. Ve bunu tadamayan sadece biz olmayacaktık. Çünkü jonathan livingston da oradaydı. Üstelik pinhani çalıyordu ve herkes köşesini kapmış ama ben nasıl büyük adam olıcam diye soruyordu. Yani senin anlayacağın herkesin derdi büyük olmaktı ve bu çok zor bir şeydi. E bizde zoru seviyorduk. Büyüğü… eğer ki yumuşak ge yi daha algılayamayan bir çocuksan büyüyü…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder